Perşembe

KİRPİ EDEBİYAT MAYIS YAZISI


KİRPİ EDEBİYAT MAYIS YAZISI

















Bir süre kapının önündeki rüzgâr çanlarını dinledim. Sistemsizliğin içindeki düzen, sanırım bunu seviyorum. Rüzgârın içine kendini hapseden soğuk; intikamını tahta verandadan almaya çalışırcasına testerenin tahtayla buluşması gibi öğütücü bir sesle varlığını hissettirirken, sis; pencerenin ardındaki göle çoktan inmişti. Oturduğum koltuk vücudumun sıcaklığıyla ısınmaya başlayınca yer değiştirdim. Akşam saatlerine kadar uyumak çok akıllıca değildi. Yine de gözüm saate ilişince bir nebze rahatlayarak yerimden kalktım. Hâlâ vaktim var. Sabahlığımı giydim. Yavaşça merdivenlerden inip salonun sıkı sıkıya kapanmış perdelerini araladım. Dışarıdan gelen ay ışığı, odayı görüş alanıma hakimiyet kuracak kadar aydınlattı. Kâfi. Kaynayan suyu kahve fincanına boşalttıktan sonra salondaki büyük avizenin altındaki ahşap oymalı yemek masasına geçtim. Masanın üzerindeki çakmakla şöminenin üzerindeki mumları tek tek yakarken şömineyi yakıp yakmamak konusunda kararsız kaldım. Kafamı karıştıran birkaç detay olsa da bütün hazırlıklarım tamam görünüyordu. Bugün büyük gün. Birazdan burada olacak ziyaretçilerime güzel bir sürprizim var.

Hafif çiseleyen yağmur hızlandı. Rüzgâr yüzünden çanların sesleri de. Kahve fincanımı alıp pencerenin önündeki koltuğa oturdum. Masanın üzerindeki yemek tabakları ve kadehler bu mesafeden daha şık görünüyor. Ağaçlar da. Karanlık yerini daha koyu bir karanlığa bıraktığında mum ışıklarının titreyen görüntüsü odaya iyice yayılmış oldu. Üşüdüğümü hissettim. Mumlardan birini alıp odaya çıktım. Bu gece için seçtiğim kıyafetlerimi giydikten sonra ayakkabılarımın bağcıklarını sıkıca bağlayıp tekrardan salona indiğimde hazır sayılırdım. Zaman daraldıkça heyecanım artıyor. Derin bir nefes alıp verdim. Kahve fincanımı mutfağa götürüp soğuyan kahvemi lavaboya döktüm. Yıkamaya ve kurulamaya gerek yok. Nasılsa burası birazdan yeteri kadar sıcak olacak. Araladığım perdeleri kapattım. Mutfak tezgahının üzerinde duran mum haricindeki bütün mumları söndürdükten sonra dışarıya açılan kapıyı araladım. Rüzgâr ve yağmur damlaları, kapının önüne yığılan kar birikintisi gibi hiç davet etmeden içeriye girdi. Soğuğun kendine has bir kokusu var. Her şeyi canlı tutmaya çalışırken istemsiz bir fazlalıkta ölümcüllüğe evrilen bir kokusu. Bu gece sanki daha güzel. Bu gece sanki daha ben. Kapıyı kapattıktan sonra misafirlerimi nerede bekleyeceğime karar vermeye çalıştım. Beni, kapıyı araladıklarında mı görmeliydiler, yoksa merdivenlerin altındaki küçük odadan mı çıkmalıydım? Belki de görünmemek en iyisi. İçeriye giren rüzgâr yüzünden sönen muma hiç aldırmadan odanın içinde dolaştım. Burayı avucumun içi gibi biliyorum. Buranın her zerresini ezberleyecek kadar çok zamanım oldu. Her tarafı, hatta eşyaları dahi ahşap olan ev, ilk etapta hiç hoşuma gitmemişti. Fakat daha sonra insan gibi nefes alıp veren, insan gibi çürüyerek yaşlanan bir evde vakit geçirmek vazgeçilmez bir tutku olmaya başladı. Hafta sonlarımı ve dinlenme zamanlarımı daha da sevmemi sağlayan bir tutku. Son zamanlarda bu tutkum başımı ağrıtmaya başlasa da benim için burada olmak her koşulda keyif verici. Yoğun kar nedeniyle devrilen elektrik direklerine ve hem kar hem de devrilen ağaçlar yüzünden iflah olmaz biçimde kapanan yollarına rağmen keyif verici. Bazen olanaksızlıklar insanın hayatını tahmininden daha fazla kolaylaştırıyor. Bu gece de onlardan bir tanesi.

Masanın üzerinde duran şarap kadehlerine ve servis peçetelerine tekrardan göz gezdirdiğimde en az benim kadar cüretkâr göründüklerini fark ettim. En az benim kadar sabırsız. Nerede kaldılar? Çoktan gelmiş olmaları gerekiyordu. Saate baktım. Onları karşılamak istiyorum. Bir yandan da yemek masasını gördüklerinde yüzlerindeki şaşkınlığı uzaktan seyretmek. Bunu düşününce istemsiz gülümsedim. Arka bahçeye açılan kapıya doğru yürürken kapının önündeki büyük vernik kutusuna ayağım takıldı. Kaç defa söyledim bunu buradan kaldırmasını ama beni dinlemedi. Ertelenen her şey bir gün er ya da geç insanın hayatına sızıyor. Bu da onlardan bir tanesi. Arka bahçeye açılan iki kapıyı da kilitledikten sonra anahtarları cebime koydum. Nerede bekleyeceğim konusunda hâlâ kararsızım. Kapının tam karşısı uygun görünüyor fakat salonun tam ortası ya da yukarıdaki odaların biri de hiç fena fikir değil. Çok kararsızım. Bir süre odanın içinde dolandım. Ben, kararsızlığın gel-gitlerinde dolaşırken çakıl taşlarıyla kaplı yolda arabanın ışıkları göründü. Derin bir nefes alıp verdim. Işıklar, odanın içini yalayarak evin yan tarafına geçtiğinde ben de merdivenlerin altındaki küçük odaya geçtim. Rüzgâr ve ona itaat eden çanlar birazdan olacaklar için telaş yaparcasına hızlandı. Yağmur da öyle.

Kapıyı büyük bir gürültüyle açtılar. Mantıklı. Çünkü burada yalnız olduklarını sanıyorlar. Onlara hazırladığım sürprizden haberleri yok. Nasıl olsun ki? Kocam, şu an beni okyanuslara doğru yola çıkan bir gemide zannediyor. Ben her mevsim bu zamanlarda okyanusların üzerine düşen yağmur damlalarını ve fırtınayı seyretmek için gemi yolculuğu yaparım. Ama bu sene bir değişiklik yaptım. İnsan kaçakçılığı yapan bir kaptanla konuşup, balık teknesiyle tersane kıyısından ayrıldıktan sonra mültecileri diğer ülkenin sınırına taşıyacak olan bota binmek için iyi bir anlaşma. Önce pasaportumla ülkeye giriş yaptılar. Bu gece yarısı da ben yola çıkacağım. Makul bir anlaşma. Aynı zamanda adrenalini yüksek bir macera. Herkes mutlu. Kocam da mutlu. Benim yokluğum onu hep mutlu eder. Küçük sevgilisiyle ilk fırsatta kendini buraya atacağını biliyordum. Ama o henüz burada olduğumu bilmiyor. İhtimaller ne kadar azsa sürprizin büyüsü o derece fazlalaşır. Bunu seviyorum. Hadi, yemek masasını fark edin de çıkayım bu mazot kokan ardiyeden, bunaldım. Ben, sıkılgan tavırlarla sağa sola hareket ederken genç kadın, elindeki bavulu bütün hıncıyla ahşap parkeye çarptı. Ne ayıp! O parkeleri yeni cilalatmıştım. Elektriklerin kesik olması hoşuna gitmemiş. Laf! Bunda kocamın suçu yok ki. Kışın, ağaçlar yüzünden elektrik direkleri hep hasar alır. Biraz anlayışlı olmalısın küçük hanım, her istediğimiz her zaman hayal ettiğimiz gibi olmaya biliyor. Bak kaç tane mum aldım sizin için. Onları fark et ve mutlu ol.

Kocam onu sakinleştirmeye çalışıyor ama nafile. Bavulunu tekmeliyor, tam bir kalitesizlik örneği. Hırçınlığını başka şekilde yansıtmalısın tatlım, bunlar çok ucuz davranışlar. Sıkıldım. Yüksek sesle birbirlerine bağırmalarından daha çok sıkıldım. Şimdi çıkıp “lütfen biraz sakin olur musunuz, bu sorunu kendi içimizde halledebiliriz” diyeceğim, az kaldı. Bunu düşününce gülmeye başladım. Ne yaparlardı acaba? Hızla merdivenlerden çıkmaya başladığında zavallı kocam onu sakinleştirmek için evde birkaç mum olduğunu, eğer biraz sabrederse şömineyi de yakacağını söyleyerek mutfağa doğru yürüyüp çekmeceleri karıştırmaya başladı. Hayır Kocacığım, bütün mumlar şöminenin ve yemek masasının üzerinde. Eğer dikkatli bakarsan bir tanesi de mutfak tezgahında senin kendisini fark etmeni bekliyor. Sürekli yanlış yerlerde yanlış şeylerle uğraşıyorsun ve ben bundan da çok sıkıldım. Yemek masasından önce kahve fincanımı fark etmesini beklediysem de çekmeceleri çarptıktan sonra küfrederek merdivenlerden çıktı. Yatak odamıza girdikten sonra kadının sesi daha da yükselince kendime kızmadım değil. Ben buna hiçbir zaman cesaret edemedim. Benim için, duvarları yüksek bir hapishane inşa edip; tüm otoritesi, tüm kuralları ve acımasızlığıyla kendini ulaşılmaz bir yere koyan zavallı kocam, ona karşı nasıl da mazlum. Esaret altına girdikten sonra cesareti kırılan köleler gibi kadına yalvarırken rüzgârın uğultusu beynimi ezmeye başlayınca derin bir nefes alıp verdim. Hazırladığım tüm sürpriz boşa gitmişti. Oysa ne güzel eğlenecektim. Bu gece, bu kadının ve kocamın yüzünü seyrederek içimdeki tüm pisliği ortaya döktükten sonra buradan ve onların hayatından def olup gidecektim. Genç kadın için elektriklerin olmaması nasıl bir hayal kırıklığıysa, varlığımdan haberdar olmamaları da benim için öyle. Derken sesler kesildi. Ne olduğunu anlamaya çalışarak sessizliği dinledim. Hiçbir şey duyamıyorum. Rüzgâr çanları gecenin üzerine çekilmiş perde gibi tüm sesleri kapatıyor. Kapıyı araladım. Sessizce merdivenlere doğru yürüdüm. Basamakları çıkarken onların sesini değil kalp atışlarımı duyuyordum. Nefesimi tutarak kapının önüne doğru yürüyüp kulağımı kapıya doğru yaklaştırdığımda fısıltıyla konuşuyorlardı. Sevişmeye başlamışlar. Bu ne hız? Bir an kapıyı açıp "sürpriz" diye bağırmayı düşündüysem de hemen kendimi frenledim. Ama bu fikir çok hoşuma gitmişti ve kısık sesle de olsa istemsiz gülümsememe neden olmuştu. Sesimi engellemek için aniden elimle ağzımı kapattım. Onları orada, bütün rezillikleriyle bırakarak merdivenlere doğru tekrar hareket ederken üzerimde, kendileri için hazırladığım masayı sabah fark ettiklerinde burada olduğumu anlayacaklarını bilmemin keyfi vardı. Kedi gibi sessiz adımlarla merdivenlerin ilk basamağına adım attığımda kadının; "hamile olduğumu karına ne zaman söyleyeceksin?" sorusunu duyunca olduğum yerde donup kaldım. Şaka mı bu? Güya gecenin sürprizcisi ben olacaktım. Yavaşça merdivenlerden inip şömineyi yaktım. Islak odunların arasına iliştirdiğim çam kütükleri hemen alev aldı. Genç anneyi üşütmemek lazım. Ne de olsa benim, kocamın eksiklik gözüyle baktığı bir boşluğumu kapatmış. Arka bahçeye açılan kapının önünde duran büyük vernik kutusunun kapağını açıp usulca döktükten sonra şömineye doğru akışını izledim. Ertelenen her şey bir gün er ya da geç insanın hayatına sızıyor. Ardiyede duran mazot bidonunu yarıya kadar boşalttıktan sonra tekrar yerine bıraktım. Mutfağa gidip doğal gaz borusunu gevşettiğimde işim neredeyse bitmişti. Burası birazdan gerçekten çok sıcak olacak. Hatıra olsun diye kahve fincanımı ve vernik kutusunu yanıma alıp evden çıktım. Kapıyı, kocamın anahtarlarıyla kilitledikten sonra evin arkasındaki ormana doğru koşmaya başladım. Yağmur tüm varlığımı silecek kadar hızlanmıştı. Ormanın derinliklerine mesken olan yüksek tepeye ulaştığımda nefesim kesildi. Bir ağacın kuytusuna oturup, az sonra duyacağım büyük gürültüden önce, bir süre kapının önündeki rüzgâr çanlarını dinledim.





Sevim Demiröz



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder