Salı

Dilenci

kış. beşiktaş. arabadan inip karşıdan karşıya geçmek için yaya geçitine doğru yürüyorum. ışık, yayalar için kırmızı yanarken diğer sürüye uyup ben de duruyorum. tam o sırada bir dilenci geliyor yanıma: "n'olur bana yardım et!"

yüzüne bakınca acıdan acıya sürüklendiğiniz insanlar vardır. gözlerinin içinde yaşadığınız yaşamadığınız, özümsediğiniz-özümsemediğiniz, cam sıyrığı ya da jilet kesiği gibi görünen bir yerlerinizde duran, o duruşun içinde sakladığı anıları tarihiyle birlikte barındıran, isteseniz de unutamayacağınız ya da unutmak isteseniz bile bir gün bir yerlerde -hem de hiç beklemediğiniz bir yerlerde- şapkadan tavşan çıkaran sihirbaz edasıyla o cam sıyrığı ya da jilet kesiği gibi herhangi bir yerlerinize organ işlevselliği görmeye başlamış, her haliyle size ve yaşamınıza getirdikleri ve götürdükleri hayati vasıflarla yaşamınıza dahil olmuş bütün anıları  sanki elleri kocaman bir tanrı   önünüze serpiştiriverir ve bu hatırlatma esnasını; öyle bir anda, yani hiç olmadık bir zamanda, hiç beklemediğiniz bir alanda, hiç beklemediğiniz kancıklıkla karşınıza çıkarır ki, size; kaburgalarınıza sağlam bir aparkat yemiş hissi uyandırır ve bu anın tadını çıkarmak için elinden gelen her şeyi ardına bırakmadan yapar: işte tam bu esnada içsel ya da kavramsal -ki kavramsal acıların içselleştirilme kapasitesi size şu soruyu sordurmalı-: sen bu filmi daha önce görmüştün değil mi?

adamın gözlerinin içine bakarken, sesinin desibelinden evrimsel heyelanlarıma yolculuğum kaç mikro saniye sürdü bilmiyorum fakat, yüzündeki melodimsi yakarışın bende bıraktığı tüm gel-gitleri yayalar için yanan yeşil ışıkla dağıldı. kendimi tekrardan toplayıp karşıdan karşıya geçerken içimdeki tümseklere dikkat ederek ve "bir daha asla" diyerek.

çünkü nasılsa aynı şeyi başkasından tekrar dilenecek.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder